Godric's Hollow RPG
Hogwarts'tan En İyi Şekilde Yararlanabilmek İçin Lütfen Üye Olunuz. (:

Saygılarımızla,

Godric's Hallow RPG Yönetimi.

Godric's Hollow RPG

Sihir Dünyası Artık Bir Adım Ötede...
 
AnasayfaKapıTakvimSSSAramaÜye ListesiKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 ~Dolunaysız Bir Gece~

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Aya Estella O'fieme
*Muggle* Seçmen Şapka'ya, Bir Mesleğe, Ya Da Bir Irka Başvurunuz!


Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 15/01/11

MesajKonu: ~Dolunaysız Bir Gece~   C.tesi Ocak 15, 2011 4:31 pm

Outta: 'Vampir Akademisi' temalı bir sitede, 'Tom M. Anderson' adlı karakterimle yaptığım anlaşmalı bir rpdendir. Hikayenin yarım kalmaması için aynı konu başlığı altındaki kendi rplerimi birleştirdim, eğer istenirse linkini de verebilirim.

Alacakaranlık gecede tek başına ilerlerken, parmaklarının arasında çevirip durduğu kısalan sigarasının ucuna doğru vurarak külünü attıktan sonra, kuru toprağın üzerindeki yer yer biriken kuru yaprakları ve kırık ağaç dallarını çatırdata çatırdata ilerlemeye devam ediyordu. Bir süre ağzında tuttuğu sigara dumanını, bir düdüklü içindeki havayı boşaltıyormuşçasına yavaş yavaş bırakırken, tatlı tatlı etrafında dolanıp kur yapan rüzgarı yok sayarak kirletmiş ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edip gitmişti. Tek elini şöyle bir saçlarının arasından geçirip yakınındaki bir ağaca doğru yönelerek sırtını gövdesine verip bir fırt daha çekti, gitgide kısalan sigarasından. Ucundaki ateşe takılınca gözleri, masumane bir gülümseme belirdi yüzünde. Gülümsemesi kadar masum gözüken o küçük ateş, büyük zevki olan sigarasını yavaş yavaş bitirirken ortaya çeşitli şekillerle çıkıp kendini sevdiren duman, her solunduğunda biraz daha sıkıyordu boynunu, hissettirmeden. Bu zift karanlığındaki çıplak gecede, kıvrak hareketler yapıp cilveli cilveli dans eden dumanın, ucuz bir fahişeden farklı olmadığını fark etti o an. En cazip, en muzip halleriyle kendine bağlayan ve bırakmayan, para pulmuşçasına yaşamını sömüren bir metres gibi, en güzel halleriyle çıkıp en fettan elleriyle sarmalıyordu onu sanki. Tuhaftı ki, bu bariz gerçeği bilse de bir kez daha soluklandı o dumanı, bir kez daha izin verdi dolanmasına boynuna. Varsın olsundu o fettan metresi, olsundu o hafifmeşrep kucağındaki. Umurunda da değildi hani, hayatını sömürmesi, iliklerine işleyip damarlarını, damarlarını olduğu kadar da ruhunu kirletmesi. Geceye inat, yıldızlara ve aya inat, dumanını yukarı doğru üfleyecekti yine. O grimsi dumanın, saf ve pürüzsüz gecenin üzerinde illetlik dansını oynamasına, yayıldıkça iyice, karıştıkça havaya, siyahı griye çevirmesine izin verecekti. Nasıl olsa tüm bunlar olurken, o sadece uzaktan izleyecekti…
Alayla, bu gece incilerini takıp takıştırarak o yaldızlı şalının altına sığınmayan geceye gülerek başını çevirdi. Çevirmesiyle de, kendi karanlığındaki tek parlaklığı fark etti. Kendi dolunayını gördü o an, şimdi gece onunla alay edecekti. Ne de olsa kınadığınla kınanırdın, övündüğünle değil. Şimdi nasıl gece, bugün ortalarda görünmeyen ayı ile iftihar edip, gerdanına inci takmış gibi kendisiyle iftihar edemiyorsa; o da kendi ayını elde edemiyordu şimdi. Fakat olsun, varsındı. O da olurdu elbet ya, sabırdan kim ölmüştü? Hem, Tom’du bu, hiç yakışır mıydı ona şimdi pes etmek? Olmazdı, hayatta olmazdı ya; o da yapmazdı zaten böyle bir şeyi. Derhal elindeki sigarayı kuru, çıplak toprağa atıp üstüne basmaya tenezzül dahi etmeyerek, yanına doğru ilerlemeye başladı, tek eli cebinde. Arkası dönüktü ona, yine onu karşısında görünce kim bilir nasıl tepki verecekti.
‘Ne haber?’
Duvara yaslanmış, muzip bir gülümseme yerleştirmişti yüzüne. Ona bu kadar yakın dururken, o mavi, uzun saçlarının arasından ellerini geçirememek çileden çıkarıyordu onu. Yahut ona sarılamamak, doya doya o güzel kokusunu içine çekememek… Bunu yapmaması için kendi açısından hiçbir sorun yoktu, lâkin bir daha yanından kaçıp gitmesine izin vermeyecekti. Er ya da geç ona sarılıp koklayacağı gün de gelecekti, nihayetinde. Gelmeseydi eğer, hırsına ve sevgisine yenik düşerdi o zaman. Ve bir daha dalga geçemezdi, dolunayına sahip olan geceyle. Onun gündüzleri olan gecede hasetlenir, kıskanırdı geceyi. Sesini çıkaramazdı ama, yine alay edemezdi, her zamanki gibi. Çünkü o dolunayı ile ona tepeden bakarken, Tom yalnızlığa sarılırdı o gece…

Dumanında, binevi kara bulutlarında boğulan bir dolunay… Geceyi bu yüzden sevmezdi işte, kendi karanlığında, kıskançlığıyla heybetli dolunayın ışıklarını bizden esirger, kendisine saklardı sadece. Ne zaman ki daha ihtişamlı gözükürdü ay, ertesi gece ortalıktan kaybolurdu yine. Fakat o, kıskanç ve haset dolu olmak için yanında değildi, adına leke düşürdüğü için sevmezdi geceyi. Dolunayını esirgerdi…
Artık rutinleşen bir şekilde, Eliana, bir posta sövdükten sonra hızla başını çevirmiş, yeryüzündeki dolunaydan evvel etrafına ışık saçan o güzel yüzünü Tom’dan esirgemişti. Al al olan yanakları, kar beyazı teni mavi uzun saçları ile gören gözlere şenlik verdirecek şekilde mükemmel bir birleşim içine girerken, kırılgan bir gülümseme mesken tutmuştu Tom’un yüzünü. Gündüz doğmak isteyen bir dolunay gibiydi, geceyi sevmeyen. Geceyi kahreden, geceyi öldüren… Güneşin yerine geçebilecek kadar kusursuzdu nasıl olsa, her insanın hayatını dolduracak bir parça olabilecek kadar… Geceden kendisi bile nefret ederken, Eliana’nın farklı düşünmesi beklenilemezdi zaten, umut yolu olmayan bir hayal gibiydi. Lakin dolunayı çekip gitse de, gecesi onu severdi, değil mi? Tüm yıldızlar ayın etrafında sereserpe, elekte elenmişçesine, göz kırpa kırpa parıldarken, geceyi güzel kılan; gerek içkiden, gerek aşktan çakırkeyif olanların bakmaya doyamadığı, o karanlık gökyüzünü şaşası ve latifeliğiyle süzüp narince ışıklarını deryada yüzdürüp karşısında içip oynatan, dolunaydı; ondan mahrum kalamayan o fettan gecenin incisi…
Başı dik, sözüm söz çaldığım kaval ilerideki bir banka oturup, göğe kurulup oturan yansımasının olması gereken zifiri karanlığı net gören bir banka oturmuştu sevdiği. Sevdiğiydi ya, haliyle o da oturacaktı ardından. Kiyafeti sevgisiydi; başka hâl, neden yoktu altında. Gittikçe soğuyan gecede ellerini ceketinin cebine sokmuş, Eliana’nın üşüyüp üşümediğini düşünüyordu. Onu Uzay Çağı’nın Kâinat Güzeli gibi gösteren kıyafeti, bu soğukta sıcak tutar mıydı ki onu? Bu konuda çok kafa yormasına gerek kalmamıştı gerçi, gökten esen rüzgarla yerine tutunamayan yıldızlar misali dökülen kar taneleri soğuk tenlerine düşerken, Eliana da usulca yanına ilişmiş, daha sonra refleksle olsa da ne yaptığının farkına varıp kıpkırmızı kesilmişti, Tom onun bu haline gülümserken.
Kaç zamandır süreduran çelişkisi, şimdi yine tersine dönmüştü. Geceyi çatlatmak istercesine başını, yüzüne ukala bir gülümseme oturtup yukarı doğru kaldırırken, bir posta daha sövmüştü Eliana onu. Varsın sövsündü, yanında, yağmurdan kaçan bir serçe misali kıvrılmışken, ne dese yutardı nasıl olsa. Yüzüne bakıp küçük bir çocuğun geniş bir kır bahçesinde oynayışını izliyormuş gibi, mutlu bir hal içinde süzdü yüzünü, mimiklerini, bakışını… Ardından ceketinin fermuarını açıp sol kısmı ile Eliana’nın dışta kalan kolunu örtüp, açılmaması için* mükkemce tutmuş, bırakmamıştı.
‘ Böyle daha iyi değil mi? ’
Muzır bir ifadeyle gülümserken, gören de kafasının içinde bin tilki dolanıyor sanırdı. Lakin bırakın kollarının arasında olmasını, Eliana yanındayken bile o tilkiler birbirilerinin kuyruklarına basıp acı acı inleyerek kaçışıyorlardı zaten. Kaçamak bir bakış attı Eliana’ya. Onun için iyiydi tabii, ama onun için, aydınlığını ararken karanlığa kapılmış gibi olsa gerekti. Öyle olsaydı gerçi, yarınlarındaki gün ışığına doğru dolunayını azat ederken, kendinden ödün verip yıldızsız gecelerine geri dönebilirdi; yeterdi ki Eliana kendisi söylesindi bunu, çıksaydı tüm bu tümceler ağzından, müebbetine göz yumsaydı, gözlerinin içine bakarken…

Kar yağışı hızlanarak daha lapa lapa yağmaya başladığında, yüzündeki muzır gülümseme, yerini mutlu bir ifadeye bırakırken kendisine daha çok sokulan Eliana'ya daha sıkı sarılarak karşılık veriyordu. Gecenin kürkü olan bulutlar, omuzlarını narince sarıp sarmalayan o bulutlar, şimdi tüm nefretini üzerlerine kusuyordu sanki. Doğruydu ya, neredeydi hani, onların dolunayı?
Bulutların ardındaki o erguvani gecenin ekseriyya durgunluğunu takınıp derin olduğu kadar karanlık sularımda parlayan tek incime sıkı sıkı sarılırken; onu kaybetmekten, gecenin benden alıkoymasından ne denli korktuğumu kendime saklıyor, yüzüme sadece nicenin zifiriliğinde bir aydınlık yolu bulmuş olan yüreğimin çocuksu coşkuluğunu vurduruyordum. İşte o, kaybetmekten korktuğum, yere düşürüp de bin parçaya bölünmesinden çekindiğim hazineme sarılırken, korkum en büyük sırrım olmuştu. Gündüzün güneşinden ayrılamayacağı gibi, benim de ondan ayrılmam imkansızdı. Lakin gündüz ve gece, güneş ve ay, ayrılmışlardı uçurumdan hudutlarla. Ve o, kah orada kah burada; konargöçer, ölürdirilir umutlarla, sırrını camdan ala bilerek korumakta; ağyarın gözlerinden olduğu kadar yavuz dilden de sakınarak yaşamakta, ve deli gibi korkmakta idi, uçurumun üzerinden her atlayışında. Ta ki o güne, zifiri karanlıktan açık maviliklerle buluşuncaya kadar...
Kulaklarında çınlayan o iki kelime, korkularının uçup gitmesine, serin sulara dökülüp buharlaşarak gecenin kederine ulaşmasını sağlamıştı. Doğru mu duymuştu kulakları, yoksa kibirli yıldızların, öfkeli bulutların ve hasetli gecenin hayalleriyle ettiği bir alay, oynadığı bir oyun muydu? Olur mu olurdu hani, yapmadıkları şey miydi rüyalarında? O gurabi, sagar-ı gerdan riyakar gecenin, küflü küpecik, sofulara çerağ bulutların ve ehl-i nar, dü-alem yıldızların bu mezubahiste hatrı sayılır fettan fistanlıkları olmamış değildi hani. Eliana yüzünü yüzüne yaklaştırarak konuşurken söylediklerini duyamayacak kadar sersemleşmiş, içinde karnavallar, düğün dümbekler kopmuştu. Bir meftun kadar hareketsizdi şoktan, bir soytarı kadar neşeliydi duyduklarından, bir pandomimci kadar hüzünlüydü şimdi de, Eliana ona güvenmekte şüphe duyduğundan. Boynu O'nun nefesiyle soğuk gecede ımılık sularla yıkanmışçasına ısınıyor, O'nun dudakları, dudaklarında buluşunca yüreği bedrenkler ile kuşanıp yine dudakları sıcaklığı boğazından aşağı, pis sularla buz kesmiş yüreğini akpak ediyordu.
Gözünün önünde kızaran yanakları, elinin altında hızlanan nabzı tıpkı kendininki gibi bir ritimde atıyor, ancak zihinlerinde çalan senfoniler onları ayıran tek tezatlığı, o ince ayrımı oluşturuyordu. Zira hayallerinde yatanın hakiki olması umduğu fakat gerçekleşmesine pek de ümit verdiği bir şeydi.
Kazanamamaktan korktuğu o kalbi elde ettiğinde,
Kaybetmekten korkmaya balşamıştı, delicesine.
Karanlığı fırsat, yalnızlığı kılıf bilen korku ekseriyya yalnız olduğu her gece başına üşüşür, zihnini allak bullak, darma duman ederdi. Oysa O'nu gördü göreli, yüreğine çöreklenirdi korkusu; ne yalnızlık bilirdi, ne karanlık tanırdı. Her daim, her gece, her Allah'ın günü uzun tırnaklarını ciğerine saplar, dikenli başını yüreğine yaslardı. Eskiden korku duyardı, çünkü yalnızlık korku yaratırdı." Benden başka hiçbir şey yoksa niçin korkayım? " diye düşündü. O zaman korkusu geçti. Korkacak hiçbir şey yoktu, çünkü korku ikinci bir varlık olduğu zaman gelirdi¹. Oysa korku kadar sevgi de yoğrulurdu içinde, açtığı yaralara merhem olur, derhal pansuman yapardı zira. Lakin o ikisi esir alırdı yüreğini, tahta tek başına oturmak için. Ne zamandır olduğu önemli değildi, bitmesine izin vermeyeceği gibi. Varsın yesin dursunlardı birbirilerini, korkuları ve aşkı, varsın didişip dursunlardı, yine de severdi Eliana'yı...
Geçmiş ve gelecek yoktu,
Eliana vardı.
Ölüm yoktu, yaşam yoktu;
Yalnızlık yoktu, ıssızlık yoktu,
Eliana vardı...²
"O" özür dileyip af isterken ancak kendini toparlayabilmiş, yüzündeki o şaşkın ifadeyi derhal silip mutluluğunu beyan edecek bir gülümseme yerleştirmişti. Gerçi hala büyük şaşkınlık içerisindeydi, Eliana'nın beni sevebilme ihtimalini o kadar az olarak görüyordu ki; değil dudaklarının o sıcaklığını hissedebilip duru güzelliğine renk katan kırmızı yanaklarının onun yüzünden olmasını bilmek, soğuktan da olsa ona o kadar sokulacağı aklının ucundan dahi geçmezdi. Yahut günün birinde, Tanrı vergisi bir deli cesareti ile, çilek dudaklarını kendi dudaklarına bastıracağı...
Nefes almak için dudaklarını geri çektiğinde, yüzünde saf mutluluğun oluşturduğu ağzını kulaklarına vardıran bir gülümseme ile, başını yeniden Eliana'nın başını dayamış, nefesini yeniden boynunda hissetmişti.
'' Sanırım seni affedebilirim... ''
Boynundaydı elleri, derisinin altında atan kanı hissetikçe bir rüyada değil de, gerçek hayatta, Eliana'nın kollarının arasında olduğunun bilincine daha çok varıyordu. Yutkundu, sanki kellesini uçuracaklarmış gibi. Baş parmaklarını kaldırarak Eliana'nın kendisine bakmasını sağlayıp, gözlerinin içine içine baktı; o derin, o muhteşem gözlerine... '' Seni seviyorum Eliana, seni tahmin edemeyeceğin kadar çok seviyorum... '' Şimdiden hasretini çektiği o sıcacık dudaklarına, soğukta buz dudaklarını dayamadan önce, kulağına fısıldadığı, yüreğinden geçirdiği tek şey bu olmuştu, geceyi kıskandıran tek söz. Hakikat geceyi...

Acz-ı beşeriyi hasından taşıyan bedeni soğuktan titrerken kollarını, güzellik göğünün en yüksek mertebesindeki dolunayına sarmalamıştı; dem yağdırmaktan usanmayan gecenin altında, hasetini tasasız seğrediyordu beyaz taneciklerin ardından görülebildiği kadarıyla kara bulutların. Ezeli olmaksızın duyduğu aşka gadirlik eden gaddar her kimdi ise, hiçbir hades kendi mürşitinden alıkoyamazdı onu. Hakayık olan buydu onun için, en ilimce yüksek olanın bile belki de tadamayacağı o duyguydu; ve o bu duygunun sahibi iken, hangi mevkiden bir beşeri karşısında olursa olsun, en bilgilisi muhakkak şu an kendisinden başka kimse olamazdı, var mıydı ki kendini ve ruhunun ötesindeki yüreğini bilmekten alası?

Kendisine iyice yanaşan Eliana'ya daha sıkı sarıldı; gecenin şer yağdıran soğuğundan korumak istercesine iyice kollarının arasına aldı onu. Yüreğine gerekli olan o mücerredât aşk, müşahhas oluvermiş, yanıbaşında oturuyordu sanki. Bunun mefhumu olsa olsa dolunaydan düşen bir parçanın işlenişi olurdu, Ay kız diye hitap edilen o dilberin destanlardan çıkıp karşısına geçtiği andı sanki. Ya da en başından beri bir peri masalının içindeydi, kim bilir, birilerinin sayfaları çevirmesiyle birlikte işliyordu zaman belki de? Bir çocuğun baş ucu kitabı, okumuş birinin alıp da bir türlü okumaya fırsat bulamayarak kitaplığına kaldırdığı tozlı bir roman bile olabilirdi hayat. Ah, eğer öyleydi ise, ne de geç kalmış olurdu bu millet, bu kitabın sahibi!? Masalın mânâ yükleyebileceğiniz en güzel yerinde ayracı koyup, ne zamandır sadece bunun verdiği kalp ağrısıyla bir merhum gibi geçen zamanı gözleri kapalı izlemiş, akıp giden hayatının sesini yalnızca ruhunun derinliklerinde duyabilmişti. O ses, tabiri eğer caiz ise o şırıltı, kuruyan bir derenin gün ışığının altında çakış taşlarına çarpıp tümsekler atlaması kadar yüksekti ancak; duyar gibi olsa da bazen, yine mayıştırıyordu onu o tonlama, o doğal güzellik, ilahi güçten gelen ses, unutuveriyordu yine zamanı, varsın aksın aksın, varsın geçsin zaman diyordu kendini bir boşluğun içinde yalnızca Eliana'nın hayali ile geçirirken yaşamını... Ve o boşluk, özenle işlenmiş gibi duran gri dumanlarla doluyorken, önünde iyice alçalıp da gözleri kör eden sis dahi olsa kaybolmuyordu o hayal gözlerinin önünden. Anka-yı muğrib gibi parlıyordu adeta, en asim olanı dahi yola getirecek kadar hem de. Böyle birinin yaptığı hiçbir şey, söylediği hiçbir söz incitemezdi onu, sinirlendiremezdi; zira o kadar hayran hayran dalardı ki onu izlemeye, ağzından çıkan her kelime bala dönüşürdü o an, yaptıkları huri eli değmiş kadar nur dolu, bereket dolu olurdu gözünde.

Tam da düşündüklerini kanıtlayacak biçimde gözlerine, tenine dokunuşuna o kadar çok kaptırmıştı ki kendisini, o anda altındaki donuna kadar her şeyini alsa yine de haberi olmazdı herhalde ki, ceplerini karıştırdığını anca üşüyen ellerinin artık çehresinde dolanmadığını farkettiğinde anladı. Ellerinin arasından çıkan bir ateş, ve bu ateşin içinde gördüğü sigarası ilk önce şaşırtmıştı onu. Hala kızgın mıydı yoksa ona Eliana? Belki de bu yüzden annesinin en sevdiği vazosunu bilerek kıran bir çocuk gibi, inatçı bir ifade ile bakıyordu yüzüne. Ah, sebebi her ne olursa olsun, bu halinin Tom'u fazlasıyla etkilediği bariz bir biçimde belliydi. Tom onu böyle sevmişti; sürekli kendisine bağıran, kendisinden nefret ettiğini sandığı birisi olarak. Ve şimdi, hislerinin karşılıklı olduğunu öğrendiğinde geçirdiği şoktan çok hiçbir şey şaşırtamazdı onu. Ne Tom'un yanında bu kadar uzun süre kalmaya tahammül etmesi, ne sigaralarını tutuşturması, ne de bu gücünü gecelerini ısıtmak için değil de beş kuruşluk zevkini küle çevirmek için kullanması... Sahi, üzerindeki bu mevsime uygun olmayan kıyafetleri ile, ona ne kadar sarılıp ısıtmaya çabalasa da, başarılı olamadığı bir gerçekti. Hiç bikarara düşmeden kollarını Eliana'nın üzerinden çekip ceketini tamamen çıkartarak Eliana'nın omuzlarının üzerine attı, bu sefer sokulma sırası ondaydı. " Şimdiye kadar aklıma gelmediği için özür dilerim. Soğuk beynimi dondurmuş olmalı; inan bana, yoksa o kadar da odun değilimdir. " Kollarını yeniden Eliana'ya dolarken, bir erkeğin, bu soğukta dişleri birbirine vururken duyduğu aşkla içi yanan bir erkeğin kendini övebileceği kadar övmüştü ancak. Ne zamanın yavaşlayacağını, ne de kader denen ibnenin peşlerini bırakacağını biliyordu; fakat en azından hayat, sonunda yatağını bulmuş bir akarsu gibi düzenli bir şekilde akıyordu ona göre.

Belki de oradan geçen bir zat, dolunaysız, ıssız ve soğuk gecenin altında neden sadece bu çiftin inatla birbirlerine sokulup ruhsal olduğu kadar fiziksel olarak da karşılıklı muhtaçlıklarını ortaya koymasını mânâsız ve kiyafetsiz bulabilirdi. Belki de bu zat, daha önce hiç kimseyi sevememiş biriydi; yahut duygulardan çok mantık ile besliyordu ruhunu. Her şey, her şey olabilirdi bu zat; korumacı ve despot bir gardiyan, daha çok toy ve tezcanlı bir dampir, hayatta hiç bir şeye inanmayan nihilist bir moroi veya kana susamış bir strogoi... Her kim olup da böyle düşündüyse eğer, mutlak suretle aşkı tatmamış, tatmak istememiş veya tattığı için pişman olmuş bir kimseydi. Tabii; aşkı tatmamış olabilmesi için kör, tatmak istememiş olması için dilsiz, tattığı için pişman olabilmesi için ise çoktan boynuzlanmış olması gerekmekteydi. Körlük, bildiğimiz körlük değildi elbet; aşkı görememekti bahsedilen, tutkunun ne demek olduğunu bilmeyen, belki de yanı başındaki sevdiceğini anlayamayan, kısacası ruhunun derinliklerini farkedemeyen demekti. Aşkı tatmak istememesinde de normal dilsizlik değildi bahsi geçen; tadamamaktı aşkı, ona tattıracak olanı bulamamaktı, dilinin kesilmesiydi belki de aşk tarafından, ve sonsuzluğa mahkum, yalnızca bir görgü tanığı olarak kalırdı. Tattığı için pişman olmasındaysa, boynuzlanmayı açıklamaya gerek yoktu herhalde, herhangi bir alt manasında bambaşka yorumlara açılacak kadar esnek bir kelime değildi zaar. Ama bilinen en manalı fakat en kiyafetsiz, en özel fakat herkesin dilinde olan tek bir şey vardı ise, o da aşktı. Manası çok, fakat açıklaması zordu; nedensizdi, fakat bir o kadar da gerekliydi; herkesin dümbelek çalarak söylediği bir şarkıydı belki de, fakat en güzel sözler her zaman yanık bir aşığın dilinden öte yüreğindeydi; ve en kurnazı en safa eş tutabilen tek mutlak güçtü.

Aptallıktı aşk, sonsuza kadar uzanan bir iplik gibiydi. Tüm o kara deliklerin ağzını dikebilecek kadar güçlüydü belki de; tüm o fizik kanunlarını zorlayan, hatta tamamen anlaşılamayan, fakat tüm evreni tek bir insanın yüreğine sığdırabilen şeydi aşk. Ve aptal aşığa mâl olurdu tüm o şarkılar, fakat hiç bir zaman yüreğindekini tanımlamaya yaklaşamazdı bile onca söz ve önce melodi. Ve, tüm insanoğlunun haddini aşacak bir şeydi ki bu; tüm o içinizdeki paralelinden tutun zıtına kadar tüm evrenleri sadece tek kelimeyle adlandırabiliyordunuz: Aşk. O halde evren aşktı, aşkla yaratılmış veya yaratmıştı kendini. O aşk sadece kendineydi belki de, ama aşktı ya işte, her canlının atom altı parçacıklarına kadar işlemişti bu yoğun duygu. En üstün varlık olarak adlandırılan insanoğlunun bile aklı ermeye başlamadan önce aşk aşılanırdı ona. İlk önce Tanrıya, sonra dünyaya duyulan aşk gelirdi. Sonra insana duyulan bir aşk başlardı, ve bu tek bir kişi üzerinde yoğunlaşırken, evren de bu aşktan nasibini alırdı. Demek ki aşk, koca bir evrenle yanında bir kuarkın binde birinden bile daha küçük kalan bir insanı eşdeğer tutabiliyordu. Demek ki aşk, sanıldığı gibi adaletsiz değildi.
Fakat hayat, onu doğuran aşkın aksine, ibnenin tekiydi.
Birbirine oldukça tezat düşen yardakçıları kader ve şans ile yeniden karşılarındaydı işte hayat, tüm gerçekliğiyle. Tek başına karşılaşmaktan korkuyordu tabii, yenilebilirdi zira, ölümle. Fakat ölümün ana babası da kader ve şans değil miydi ki, doğumun da olduğu gibi? O halde ruhlarımız da bu iki varlığın ürünü olmaz mıydı, ve bu durumda ruhlarımız ölümümüzle, ölümümüz doğumumuzla, doğumumuz ise kader ve şansa bağlıydı. Ve bütün bunların yanında, hayatın içinden oluşan zamanı da kontrol etmek çok da zor olmamalıydı, yaşam süremize karışmak... O halde hayat ve yaşam ayrı şeyler olmalıydı; hayat her yerde vardı, fakat yaşam canlıya has bir şeydi. Ve yaşam, zamanı ile sınırlıydı. Ve yaşam ruhu canlı tutan şeydiyse eğer, ölüm ve doğum da yaşamdan doğmamış mıydı? Bütün bu varsayımlar, önünüze gelen bir fizik teorisinden daha da karmaşık olabilirdi. Belki de teorik fizik ile eş tutabilirdiniz felsefeyi; teorik fiziğin evren üzerinde yürüttüğü gerçeklik payı olan varsayımları, felsefe de insan üzerinde yürütüyordu zira. Ve bu noktada fizik ile felsefeyi birbirlerine daha da fazla benzetebilirdiniz; zira bulguları kadar aslında en kolay olanı adlandıramamaları da en büyük benzerliklerindendi. Bahusus edebiyat ile şekillendirilen felsefe gibi, kimya ile bütünleştirilen fizik de temelde aynı şeyi araştırıyordu. Uzaktan veya yakından olması önemli değildi, önemliolan baki gerçeklikti: insan. Ve bu insanın karmaşık yapısında, kaldıramadığı şeylerin tek ilacı olan zaman, maalesef ölüme, ve doğal olarak kaderine karşı gelemiyordu. Oysaki bir strogoinin önüne atılıp, sevdiğini koruması için daha çok genç sayılmaz mıydı? Daha nice güzel anıları olmayacak mıydı, onca bu günü beklediği vaktin ardından? Önündeki canavarın önüne kendini atıp, sırf sevdiğinin kaçmak için bir şansı olsun diye kendini yem olarak siper etmek son anı olmak için fazlaca dramatik değil miydi, hele ki başlangıcından bu kadar az bir süre sonra? Onlar çoğu ilklerini beraber yaşayamayacaklar mıydı, mutlu bir aile kurup, birbirilerine daha nice senelerde doya doya sarılamayacaklar mıydı; ve yine dolunaysız bir gecede huzurla kapanmayacak mıydı gözleri maziye doğru? Çok geçti, artık çok geç. Hayat oyununu oynamış, şans ve kader yollarını çizmiş, zaman durmuş, kan bitmiş, canlı beden bir cesede dönüşmüş ve ruh bilinmezlikte özgür kılınırken, yok olmuştu bir başına. Fakat yok olurken, gözleri ardında kalmamıştı; zira yitip gitmeden şanstan koparabildiği küçük bir şansı, ruhundan kopardığı aşkıyla Eliana'yı kurtarmak için harcamıştı ya, gözleri kapanırken son bir kez dolunayına bakmak kadar fevkalade bir şey olamazdı bundan başka.

Ve gece, dolunaysızlığına kan ağlıyordu. Çanlar çalmıyor, güneş doğmuyor, dolunay bir türlü görünmüyordu. Dolunay yoktu, gecesi de kaybolmuştu. Ruhu geceye karışıyordu, fakat ilk defa bir gece, karanlıkta kalmak istiyordu. Belki de bir daha Güneş battığında sarılabilirlerdi birbirilerine doyasıya, ve o zaman bir çift belki de huzurla izleyebilirdi bu iki ruhu simgeleyen varlığın mutluluğunu, ve güneşin doğuşunu seğredebilirdi doyasıya kadar. Ve işte o zaman, vals yapardı göklerde, gece ve Dolunayı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Albus Dumbledore
Hogwarts Müdürü | Baş Root
Hogwarts Müdürü | Baş Root
avatar

Mesaj Sayısı : 241
Kayıt tarihi : 17/12/10
Yaş : 19
Nerden : Godric's Hallow.

MesajKonu: Geri: ~Dolunaysız Bir Gece~   C.tesi Ocak 15, 2011 4:37 pm

Yalnız burası bir Harry Potter RPG sitesi, bu Role Play'in kurgusu nedir?

_________________


"Minerva McGonagall I love you Albus Dumbledore"

A.P.W.B.D

Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://godricshollow-rpg.yetkin-forum.com
 
~Dolunaysız Bir Gece~
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Yağmurlu Bir Günde Göl

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Godric's Hollow RPG :: Sizin Bölgeniz :: Role Play Tepesi-
Buraya geçin: